Kaybedenler imparatorluğunun kralı, zarif, kibar, neşeli, hüzünlü, şık, beyefendi Leonard Cohen, İstanbul’daydı. Büyülüydü, sihirliydi, Leonard Cohen konseri ayaklarımı yerden kesti.Konser için ne desem az kalacak, hangi sıfatı kullansam, nasıl anlatsam eksik olacak; bunun bilinciyle biraz çekinerek yazıyorum...
Bazen 100 yılda, 70 yılda 50 yılda bir olacak olaylarla ilgili haberler yapılır; “güneş tutulması şöyle uzun sürecek, en güzel meteor yağmuru şu tarihte olacak” diye yazarlar, kaçırmayın derler. Leonard Cohen konseri de öyleydi...
İlk kez bir açıkhava konserine bir saat önce gittim, yolda, şimdi kimse yoksa kapılar açılmamışsa ne yapacağım orada derken; benden başka bir sürü insanı içeri girerken gördüm. İtina ile yerimi buldum ve oturdum; kapılar açılsa iki saat önce bile mekandaki yerimi hiç kuşkusuz alırdım.
Leonard Cohen, sahneye 21:00’da çıktı; ne bir dakika geç ne bir dakika erken; bu bile konserin ne kadar özel olacağının göstergesiydi. Hiçbir konseri bununla kıyaslayamam, bundan sonra başka bir konsere gitmesem de üzülmem. Eylül’de Madonna Türkiye’ye gelecekmiş diyorlar; gelsin... Ben dün gece, dansçıları olmayan bir sahne şovu izledim. Leonard Cohen’in sahneyi süsleyen halının üzerinde minik adımlarla sinirli hareketler yapışını, sahneye hoplayarak zıplayarak; hafif dans figürleri yaparak çıkışını gördüm. Solo yapan müzisyenlerini, şapkasını kalbine koyup dinleyen; sahnede diz çöküp başını öne eğerek bugulu sesiyle şarkılar söyleyen; bir şarkı bitince ışıkları sönen ve soliste tutulan spottan bir adım geriye gidip o ışığı boş bırakan ve alkışları karanlıkta dinleyen; veda ettikten sonra mikrofonu nazikçe yere bırakan ama alkışların ardından neşeyle sahneye koşan Leonard Cohen’e şahit oldum. Son 10 yıldır her yaz hayallerini kurduğum konseri izledim; bundan sonra varsın Bono Türkiye’ye gelmesin...

Ayakta alkışlamak yetmedi
Cohen’in konser boyunca iki kez özenle tanıttığı ekibi sahnede yanyana durdular, veda ederken hep birlikte “Wither Thou Goest”u söylediler. Leonard Cohen’in etkileyici sesini, sanatın neredeyse her alanındaki başarısını biliyorum ama onu canlı izlemek; Cohen ile birlikte çalan ve söyleyenlerin en az onun kadar mükemmel olduğunu görmemi sağladı. Plak kıvamında ulaştı şarkılar kulağıma, her nota tek tek yerli yerindeydi, tüm vokaller insanın içine işliyordu. Büyük ozan, bu kusursuz işin ardındaki ses ekibini de sahneye çağırdı ve onların da alkışlardan pay almasını sağladı.
Sevgiyle, saygıyla, hayranlıkla alkışladım L. Cohen’i.
Konsere ve dinleyicilere dair
- Açıkhava’daki çürük yumurtaları bir kenera ayırırsak, izleyiciler nerede alkışlamaları, nerede susmaları, nerede eşlik etmeleri gerektiğini biliyorlardı. Sanki seyircili bir prova yapılmış gibiydi; Leonard Cohen’in bir tek sözünü kaçırmak istemedikleri belliydi, o konuşmaya başladığında çılgınca alkış anında kesiliyordu.
- Öyle böyle değil, insan bir şeyi yıllarca bekleyince ona kavuştuğu an bazen afallar ne yapacağını bilemez. Öyle bir şaşkınlık yoktu dinleyicilerin üzerinde, sessiz ve huzurlu bir kitle vardı. Soluksuz izledik...
- Yaş ortalaması oldukça yüksekti, 35 üzeri diyebilirim. Ama arada 10 yaşlarında bir iki çocuk da gözden kaçmıyordu, aslında onların ne düşündüklerini merak ediyorum.
- Konser başlamandan önce konserin başlamasına 10 dakika kaldı diyen klasik anons yapıldı. Ama halen gelenler, yerlerini bulmaya çalışanlar, alaska – frigo, çay - kahve satan satıcılar, birbirine seslenen, telefonla konuşan insanlar vardı. Bu keşmekeş “Dance Me to The End of Love”ın başlamasıyla son buldu. Önce alkışlar koptu, sonra büyülü bir sessizlik sahneyi Cohen’e bıraktı. Gerçekten onca insan nasıl oldu da dakikalardır bulamadıkları yerlerini buldu, nereye oturdular, nasıl yerleştiler, hayret ettim. İlkokulda öğretmen gelmeden önce sınıfta koşturan öğrencilerin, öğretmenlerini kapıda gördükleri anda sıralarına geçmeleri gibiydi yaşananlar.
- Bir de aklım satılan tişörtlerde kaldı, pahalı geldi almadım, çok güzellerdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder