16 Aralık 2010 Perşembe

Zaferler senin ruhunda var

Bir yıl aranın ardından, iş çıkışı basketbol mesaisine yeniden başladım. Bu kez rota Abdi İpekçi’ydi. Daha yola çıkmadan söylenmeye başlamıştım; keşke Ayhan Şahenk’te devam etseydik; Abdi İpekçi çok büyük, orayı doldurmamız imkansız... Ayhan Şahenk’te atmosfer daha güzel oluyor falan filan diye geveleyerek kendimi ikinci gelen metrobüse zar zor attım; minicik bir yerde, yaşam alanımı kurdum. Cevizlibağ’da mı insem, Topkapı’da mı diye düşünmeye başladım. Cam buğulanmaya dışarısı görünmemeye başladı, içerisi ana baba günü, durakları söyleyen bir dış ses yok; metrobüs her durduğunda acaba hangi duraktayız oyunu, oynaya oynaya; kendimi Cevizlibağ durağında metrobüsten attım.

Aman Tanrım, çok şükür... Şimdi de üst geçitten yolun karşı tarafına geçmem gerekiyordu. Üst geçidin merdivenlerinden herkes iniyor, çıkacaklar için ince bir hat varla yok arasında. Söz kousu metrobüs olunca İstanbul’a yeni gelmiş gibi oluyorum; sağım solum, duraklarım, aklım fikrim karışıyor. Hergün metrobüs ile yolculuk yapanlardan minik bir el kitabı hazırlamalarını rica ediyorum. Metrobüse binmenin incelikleri; metrobüs zorluklarını fırsata çevirmenin yolları, artık adını ne koyarlarsa... Neyse, üst geçitten inince tanıdık sularda olduğumu anlıyor, minibüsle hemencek Abdi İpekçi’ye varıyorum.

Bilet alma, içeri girme fasılları çok kolay oluyor; zaten bir avuç insanız. Kuyruk yok, kalabalık yok; çoğunluk üniversite öğrencisi, çoğu tanışık birbiriyle; ordan oraya sesleniyorlar. Salon gerçekten çok güzel, koltuklar rahat; yiyecek içecek seçeneği bol. Ama işte biz burayı dolduramayız ki...

Yerimi bulup oturuyorum, takımlar henüz çıkmamışlar ısınmak için. Sözlerinde Ali Sami Yen geçen marşlar çalıyor; biraz burkuluyor insanın içi. Beş on dakika sonra ıslıklarla çıkıyor rakip takım... GasTerra Flames, Hollanda temsilcisi; bu aralar zihnimde Hollanda eşittir Frank Rijkaard. Aklım dağılır yine, sessizlik oluyor içimde...

İşte bizimkiler de çıkıyor; tribünler hareketleniyor; cd’den çalan marşlar kapatılıyor. Sıra taraftara geliyor; o akşamın en anlamlı marşı “Yüreğimizde büyük aşkınla” sözleriyle başlıyor ve “zaferler senin ruhunda var, haydi bastır Galatasaray” ile bitiyor.
Basketbol takımımızı, Avrupa maçlarında yalnız bırakmayan, Engelsiz Aslanlar da salonda. Onlar kazanmaya fazlasıyla alışık, taraftar ara ara maçı bırakıp onları selamlıyor... Keşke diyorum, futbol takımımız da gelseymiş maça, hem Avrupa’da kazanmanın ne demek olduğunu hem de zaferlerin çok uzak olmadığını hatırlarlardı.

Evet, maç sonunda Galatasaray, 86-58’lik skorla salondan galibiyetle ayrılıyor. Grup maçlarının tamamlanmasına bir hafta kala ULEB Eurocup’ta 16 takım arasına girip, yoluna devam ediyor.

Geçtiğimiz yıl forma skandalından sonra; maçları kendi adıma boykot edip, bir es vermiştim. Gerçi benimki fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış hesabı ama, varsın öyle olsun. Bir yıllık aradan sonra basketbol takımıyla barışmak ve yeniden salonda olmak çok güzeldi. Küllenen kor, alevlenmeye başladı; yeniden şahit oldum “zaferler senin ruhunda var”.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder